Lys Edebiyat 1 Edebiyat ve Sanat

OKUYAN: 153 - Yazar: - Kategori:
Yayın Tarihi: - 22:27

GÜZEL SANATLAR İÇİNDE EDEBİYATIN YERİ

Edebiyat İnsanın hayatını biyolojik olarak sürdürebilmesi açısından sanatsız yaşayabileceği kabul edilebilir bir yargıdır fakat bu tez hiçbir zaman tam olarak uygulanmamış insanoğlunun varlığını sürdürdüğü her alanda ve zamanda günümüzde adına sanat dediğimiz bir etkinliğin de olduğu sanat tarihçilerinin ortak görüşüdür.
Günümüze gelene kadar Afrika, Fransa, İspanya vs. ülkelerde eski zamanlardan kalan ilkel resimler, kabartmalar, anıtlar, taş aletlerle oyulmuş tahtalar… birer sanat eseri kabul edilir. Ayrıca Mısır, Yunan ve Latin dönemlerinden günümüze kalan tapınaklar, kiliseler, pramitler… de birer sanat eseridir. Bunların yanında Beethoven, Chopin gibi müzik üstadlarının besteleri; Balzac, Dostoyevski gibi yazarların romanları; Moliere, Cornaille gibi sanatçıların oyunları da birer sanat şaheseridir.

SANAT ve BİLİM

İnsanoğlu ilk günden beri evreni, kendini, olay ve olguları algılama ve algıladıklarını diğer insanlarla paylaşma ihtiyacını hissetmiş; bunun için farklı yollar bulmuş, çeşitli yöntemler geliştirmiştir. Bunların en önemlileri hiç şüphesiz sanat ve bilimdir.

BİLİM

Bilimi “evrenin ya da olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneysel yöntemlere ve gerçekliğe dayanarak yasalar çıkarmaya çalışan, bunu düzenli bilgi haline dönüştüren çalışmalar bütünü” olarak tanımlamak mümkündür. Bilim, yüzyıllar süren bilimsel bilgi üretme sürecinde kendi niteliğini, geleneklerini ve standartlarını oluşturmuştur. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Bilim olgusaldır. Çünkü doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak gözlenebilen olguları ve olayları konu edinir. Örneğin maddenin hal değiştirdiğinde kütlesinin sabit kalması olgusal bir durumdur. Bu durum maddenin hal değiştirdiği her tepkimede gözlemlenebilir.
2. Bilim mantıksaldır. Çünkü ulaşılan sonuçlar her türlü çelişkiden uzak olup birbirleriyle tutarlıdır. Bilim mantıksal düşünme sürecinde “tümevarım” ve “tümdengelim” yaklaşımlarından yararlanır.
3. Bilim objektiftir. Ancak bilimdeki objektifliği, mutlak anlamda değil, sınırlı ve özel anlamda bir objektiflik olarak algılamak gerekir. Bu da, bilimsel nitelik taşıyan her sonucun, belli kişi ya da grupların tekelinde değil, kamunun soruşturmasına açık ve elverişli olacak bir biçimde ifade edilmesi demektir.
4. Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla yatkın görünürse görünsün, ileri sürülen her iddia karşısında eleştirici yaklaşımdan vazgeçmez. Bilimdeki her kuram ya da görüş, olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir kuram, daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştirilir.

5. Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile ilgilenir. Elde edilen sonuçlar genel olarak ifade edilir. Örneğin yerin çekim gücünün olması, tek tek olguları değil kapsamı sınırsız olgu sınıflarına ilişkin özellikleri ifade eder.
6. Bilim seçicidir. Bilim evrendeki olup biten bütün olguları değil, önemli gördüğü olguları konu edinir.
7. Bilim birikimli bir süreçtir. Yeni bilgiler daha önceki bilgiler üzerine inşa edilir. Bu durum bilimde devamlılığı ve gelişmeyi sağlar.
8. Bilim evrenseldir. Bilim adamı yaptığı deney, gözlem ve elde ettiği bulguları, diğer meslektaşları tarafından doğruluğunun kontrol edilebilmesi ya da araştırmanın aynen veya kısmen tekrarlanabilmesi düşüncesiyle açık seçik raporlaştırır.

SANAT

İnsanlık tarihi boyunca pek çok kişi sanatı kendine göre tanımlamıştır. Bu tanımların ortak noktalarından yola çıkılarak şu söylenebilir. Sanat, insanların, kendileri ve doğa karşısındaki duygu ve düşüncelerinin çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritim gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslupla ifade edilmesidir.
Arapların başlangıçta “insanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan iş” anlamında sınaat biçiminde kullandıkları bu sözcük dilimizde zenaat biçimiyle de kullanılmış böylece sanat ve zanaat sözcükleri dilimizde benzer etkinlikleri ifade etmiştir.

Türkçede iyi ve güzel yapılan her iş için “sanat” sözcüğünden yararlanılarak “savaş sanatı”, “güzel konuşma sanatı” gibi söz öbekleri oluşturulmuştur. Bu sözlerde “sanat” sözcüğünün yer alması aslında sanatın özelliklerine ilişkin ipuçları da vermektedir. Bir iş ya da hareketin, güzel, gelişmiş ve etkileyici bir biçimde görünmesi, onun bir sanat olarak algılanması sonucunu doğurmuştur. Bu, şu demektir: İnsan yaptığı işi ne kadar yüceltebiliyor, ona estetik bir parıltı katabiliyorsa, sanat olgusuna da o kadar yaklaşıyordur. Yani sanatın ayırıcı özelliklerinden biri, onun günlük, basit ve sıradan şeylerin üstünde olmasıdır.

Sanatçıyla bilim adamı arasındaki farkı anlatmak için bir örnek verelim. Bir gök olayı olan “yıldırım” karşısında bilim adamının tavrı, bu doğa olayının nedenlerini araştırmak, bundan korunmanın yollarını bulmaya çalışmaktır. Bilim adamı bu duyarlıkla çalışarak paratoneri bulmuş ve bunun etki alanını formüllerle ifade etmiştir. Ama bir sanatçı, “yıldırım”la bu şekilde ilgilenmez. O, dış dünyadan algıladıklarını kendi sanatsal gerçekliğinde yeniden oluşturur. Bir şair, sözcüklerin çağrışım gücünden, dilin anlatım olanaklarından yararlanarak kendi duygu ve hayallerini dile getirir. “Yıldırım” sözcüğü de şair için bu noktada bir ileti aracı, bir ifade birimi olur.
Tolstoy, “Sanat, insanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya sözcüklerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından doğmuştur.” der.

İnsanoğlu, duygularını ve düşüncelerini sesler, çizgiler ve renklerle simgeler halinde şekillendirmeye başladığı andan itibaren, sanat eserleri de oluşmaya başlamıştır.
Her sanat eseri, insanla ya da insanın içli dışlı olduğu bir şeyle ilgilidir; belli bir varlığı anlatır, ondan bir kesit ortaya koyar. Bir resim, belli bir tabiat parçasının resmidir ya da bir insan görüntüsüdür; bir tiyatro oyunu, belli olayların canlandırılmasıdır, bir şiir ya da müzik parçası, ya doğanın ya da insan ruhunun estetik bir anlatımıdır.

 

SANATIN SINIFLANDIRILMASI

Sanat genel olarak iki gruba ayrılır: Endüstriyel sanatlar (zanaat), güzel sanatlar.
İnsanların maddeye dayanan gereksinimlerini karşılamak için yapılan, öğrenimle birlikte deneyim, beceri ve ustalık gerektiren işlere “zanaat” denir. Dokumacılık, kuyumculuk, kunduracılık birer zanaattır.
Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık, tiyatro vb. insanda coşku ve hayranlık uyandıran sanatlar ise güzel sanatlar olarak adlandırılır.

Zanaatkâr, maddeyi, faydalı olsun diye; güzel sanatlar alanında eser veren bir sanatçı ise güzel ve özgün olsun diye işler. Bu amaç farklılığı güzel sanatlarla zanaatlar arasındaki ayrımın en yalın ifadesidir. Sanatın endüstriyel sanatlar ve güzel sanatlar şeklinde sınıflandırılmasında temel etken, ortaya çıkacak üründe yaratıcılığın, özgün bir ifade edişin, biriciklik niteliğine sahip oluşun bulunup bulunmamasıdır. Söz gelimi, bir heykeltıraş da ağaca biçim verebilir, bir marangoz da; fakat heykeltıraşın ağaca biçim verişteki ifade tarzı ile marangozun biçimlendirmesindeki ifade tarzı aynı değildir. Heykeltıraş, biçimlendirmesini alışılmışın dışında, yeni ve özgün bir biçimde yaparken, marangoz alışılmış, bilinen veya tekrar edilen bir biçimlendirme yapar. Bu anlamda her ikisi de aynı malzemeyi ele alıp ona şekil vermesine karşın sadece heykeltıraş güzel sanatlar alanında eser veren bir sanatçıdır. Marangoz ise bir zanaatkârdır, tıpkı bir boyacı ve demirci gibi.

GÜZEL SANATLAR

PLASTİK (Görsel) SANATLAR (Maddeye Biçim Veren Sanatlar)

Maddeye biçim veren sanattır.
Resim
Heykel
Mimari
Kabartma
Hat
Tezhip
Minyatür

FONETİK (İşitsel) SANATLAR (Sese, Söze Biçim Veren Sanatlar)

Sese ve söze biçim verir.
Edebiyat 
Müzik

RİTMİK (Dramatik) SANATLAR (Harekete Biçim Veren Sanatlar)

Harekete biçim verir. Dekor, ışık ve kostüm sanatın gücünü artırır.
Tiyatro
Bale
Dans
Opera
Sinema

Edebiyatın Güzel Sanatlar İçindeki Yeri

Ritmik sanatların çoğunda fonetik ögeler de görev alır. Söz gelimi tiyatro, edebiyattan ayrı
düşünülemez çünkü, pandomimi dışta tutarsak bütün tiyatro türle- rinin temelinde söz vardır;
dolayısıyla her ne kadar tiyatro bu sınıflandırmada fonetik sanatların dışında ele alınsa da
tiyatro metinleri, edebi metinler içinde değerlendirilir. Benzer durumlar bale, dans, opera ve
sinema için de söz konusudur. Örneğin sözlerinin tümü ya da büyük bölümü şarkı olarak söylenen, mü-
ziğe uyarlanmış sahne yapıtı olan “opera”da müzik, edebiyat ve dans iç içedir. Bu nedenle bu tür
sanatları “karma sanatlar” başlığı altında sınıflandırmak da mümkündür.

Edebiyatın malzemesinin dil, yani seslerden olu- şan bir iletişim aracı olduğu göz önünde
bulundurul- duğunda edebiyatı fonetik sanatlar içinde ele almanın doğru olduğu da görülecektir.

Duygu, düşünce ve hayallerin dil aracılığıyla gü- zel, etkili ve belli bir şekil içerisinde
anlatılması sana- tına “edebiyat” denir.

Bir tarih, fizik, felsefe metni ile bir şiiri, romanı ya da hikâyeyi karşılaştırdığımızda
edebiyatın ne ol- duğunu daha iyi anlarız. Birinci tür metinlerde temel amacın bir konuya açıklık
getirmek, herhangi bir ko- nuda bilgi vermek olduğu görülecektir. Ama edebiyat eserlerindeki temel
amaç, bir konuda bilinmeyenleri açıklamak değil, herhangi bir iletiyi dilin olanakların- dan
yararlanarak etkileyici ve güzel bir şekilde anlat- maktır. Edebiyat, edebiyatseverde estetik
duygular uyandırır. Nasıl ki bir yağlı boya resim, bir heykel, bir şarkı, insanda güzel duygular
uyandırırsa edebiyat da diğer güzel sanat eserleri gibi aynı amacı bir şiirle, bir öyküyle, bir
romanla gerçekleştirir.

SANATIN YA DA SANAT ESERİNİN AYIRT EDİCİ ÖZELLİKLERİ

Sanat, insanın gerçekleştirebileceği bir etkinlik olduğu için sanat eseri doğal bir varlık
değildir. Sanat eserleri sanatçı tarafından ağaç, renk, taş, sözcük… gibi belli malzemeler
kullanılarak ortaya konduğu için doğal olarak ortaya çıkan mağaraların sarkıt ve dikitleri,
arının peteği, örümceğin ağı sanat eseri kabul edilemez.
Sanat eserleri özgündür. Başka bir deyişle sanat eserleri tektir. Sanatçı oluşturduğu eserin
bir benzerini oluşturmak istediğinde ya bu eser diğer eserden farklı bir eser olacak ya da kopyadan öteye gidemeyecektir. Bu yüzden sanat- çının yarattığı eserler endüstriyel ürünlerden çok
daha değerlidir. Çünkü bu ürünler ne kadar güzel olursa olsun birbirinden ayırt edilemeyeceği, birçok benzeri olacağı için bunlar sanat eseri sayılamaz.

➪ Bir sanat eserinde özgünlük doğrudan doğruya sanatçının üslubuna yöneliktir çünkü üslup sanatçıyı herkesten farklı kılan anlatım özelliğidir.

➪ Yaratıcılık sanatta özgünlük ve üslup kavram- larının bir noktada birleştiği en önemli
özelliktir. Çünkü sanat, temeli yaratıcılığa dayanan bir et- kinliktir.

➪ Gerçek sanat eseri kalıcılık özelliği gösterir ve eskimez.

➪ Sanat bir beceriye, ustalığa dayanmakla birlikte menfaat gözetmeden güzelliğe yönelen bir etkin-
liktir.

EDEBİYATIN DİĞER BİLİMLERLE İLİŞKİSİ

Tarih, psikoloji, sosyoloji, felsefe gibi alanlarla edebiyat arasında önemli bir ilişki vardır.
Çünkü bun- ların hepsinin temelinde insanın duygu, düşünce ve davranışları bulunur. Bir romancı,
kahramanlarının gerçekleştirdiği olayları anlatırken onların ruhsal durumlarını da ortaya koymak
durumundadır. Bunları yapmazsa anlatacaklarının bir yönü eksik kalmış olur ki o zaman ortaya çıkan
metin de uzunca bir gazete haberinden farksız olur. Bu anlamda romancı psikoloji biliminden
yararlanabilir. İnsan davranışlarını iyi gözlemlemiş, psikoloji biliminden yararlanmış bir yazar,
kişilerin ruhsal durumlarını yansıtmada daha başarılı olur. Bir romancı her ne kadar kişilik
tahlilleri yapsa da sonuçta o bir edebiyatçıdır. Yani onun eseri bir bilimsel yapıt değil; bir
sanat eseridir, bir edebi metindir.

Kişilerin suçluluk sendromu yaşamalarına ilişkin birçok psikolojik eser yani bilimsel metin vardır bugün elimizde ama bunlardan herhalde hiçbiri bizi Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sındaki Raskolnikov’un işlediği cinayet karşısında yaşadığı ruh halinin anlatıldığı bölümler kadar etkilememiştir. İşte sanatçının, edebiyatçının başarısı
buradadır.

Edebi metinler, onları okuyanlarda estetik bir haz uyandırarak kişileri etkilemeyi başarır. Benzer
durumlar, saydığımız diğer bilim dalları için de söz konusudur. Yani bir edebiyatçının
tarihten, sosyolojiden, felsefeden haberdar olmaması düşünülemez. Söz gelimi bir romancı, eserinde,
yüzlerce yıl önce yaşadığı düşünülen bir Osmanlı denizcisinin maceralarını anlatmak için tarih ve
coğrafyadan, sosyal çalkantıların yaşandığı dönemlerde yaşanan bir aşkı anlatmak için
sosyolojiden, Ömer Hayyam gibi bir şahsiyetin yaşamını edebiyatın kurmaca dünyasına aktarmak için
de felsefeden yararlanabilmelidir.

Edebiyat ile Tarih Arasındaki İlişki

➪ Edebi eserler ve yazarları dönemleriyle birlikte inceleyen edebiyat tarihi, tarih biliminin
metodun-
dan yararlanır.

➪ Birçok edebi metin içinde oluştuğu tarihi dönemin izlerini taşır yani edebi metnin temasını
tarihi dönemler etkiler. Bu eserleri doğru yorumlayabilmek için tarihi olayları iyi bilmek
gerekir. Mesela Amin Maalouf’un Semerkand adlı eserini tam olarak anlayabilmek için kitabın
anlattığı dönemi, Hasan Sabbah’ı, Ömer Hayyam’ı, Sasanileri iyi
bilmek gerekir.

Edebiyat ile Coğrafya Arasındaki İlişki

➪ Her edebi metnin önemli unsurlarından biri de yerdir. Olaylar bir mekanda gelişir ve o mekan
olayların gidişatını etkiler.

➪ Bazı edebi metinlerin yazılış amacı ise belli bir coğrafi bölgeyi tanıtmaktır. Gezi yazıları ya
da egzotik eserler bu türden ürünlerdir. Bu eserler her iki bilim için de önemli bir kaynaktır.
Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si, Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet’in Paris Sefaretname’si hem  edebiyat hem de coğrafya açısından önemlidir.
➪ Coğrafya kitaplarının birçoğunda da edebiyatın
anlatım biçimlerinden biri olan açıklayıcı betimleme kullanılır.

Edebiyat ile Sosyoloji Arasındaki İlişki

➪ Edebiyatın konusu insandır ve insan da toplum içinde yaşayan bir varlıktır. Edebi metinler in-
sanı, insanın diğer insanlarla ilişkilerini ele alır. Sosyoloji de toplum bilim olduğu için
ikisinin de ortak noktası insandır. Örneğin Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarında yazarın yaşadığı
döne- min sosyal yapısıyla karşı karşıya kalırız. Cumhu- riyet öncesi İstanbul hayatını sosyal ve
ekonomik yönden tanımak isteyenler için bu romanlar birer belge değeri taşır.

Edebiyat ile Psikoloji Arasındaki İlişki

➪ Edebi eserler insanı psikolojik yapısı içinde ele alır ve insanların ruh dünyasını bütün
çıplaklığıyla ortaya koyar. Eserlerin yazarlarından izler taşıdığı da düşünülürse edebi eserlerde
psikolojinin etki- si barizdir. Örneğin Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu adlı romanı on
beş yaşındaki bir gencin (Peyami Safa’nın) hayatından izler taşıyan otobiyografik bir romandır.
Yine Mehmet Rauf’un Eylül adlı romanı da psikoloji edebiyat arasındaki ilişkiyi gözler önüne
sermektedir.

Edebiyat ile Felsefe Arasındaki İlişki

➪ Madde ve yaşamayı çeşitli yönleriyle inceleyen bir düşünce sistemi olan felsefe zaman zaman araç
olarak edebi metinleri kullanmıştır. Bazı ede- bi metinlerin arka planında toplumları etkileyen
düşünceleri vardır. Bu düşünceler felsefi metnin yalınlığıyla değil değiştirilerek anlatılır.
Yüzlerce sayfa süren bir edebi metnin arkasında bir cüm- lelik ya da bir iki kelimelik bir düşünce
olabilir. Edebi metin bu yönüyle felsefi metinden ayrılır. Jean Paul Sartre ve Albert Camus’un
romanları bu konuda akla gelen ilk örneklerdir.

➪ Ayrıca sanatçıda bir filozof ya da bilge kişiliğini görmek isteyenler de az değildir. Bu
düşüncede- kiler arasında kimi şair ya da yazarların felsefe- den uzaklıklarını eleştiri konusu
yaparak genç sanatçılara kendilerini geliştirmeleri için felsefe okumalarını tavsiye edenler de
çoktur.

Edebiyat ile Bilim ve Teknik Arasındaki İlişki

➪ Bilim ve teknik insan hayatını etkileyen, değiştiren, insan hayatına yön veren yenilikleri,
gelişmeleri içerir. Değişen insan yaşamı değişiklikleriyle edebi eserlerde yer alır. Bir toplumun
bilim-teknikteki seviyesini yazılan edebi metinlere bakarak tah- min edebiliriz.

➪ Bilim adamlarının hayat hikayelerini kurmaca bir dünya içinde sunan, bilimsel buluşların ve
keşiflerin hikayesini roman tadıyla veren eserler de çoktur. Bunlar arasında bilim adamlarına yol
gösterenler de vardır. Jules Verne; Deniz altı, uzay yolculuğu, oksijen tüpü gibi kendi zamanın- da
olmayan birçok olayı öngören ve bilim falcısı lakabıyla anılan yazarın bilim kurgu türüne de ön-
cülük ettiğini söyleyebiliriz.

DİLİN İNSAN VE TOPLUM HAYATINDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

DİL

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan bir araç, kendi kanunları içerisinde yaşayan ve gelişen
canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun or- tak malı olan, bin yıllar boyunca
gelişerek meydana gelmiş sosyal bir kurum, seslerden örülmüş bir ağ, temeli bilinmeyen zamanlarda
atılmış gizli bir antlaşmalar sistemidir.

İnsanlarla bütün ilişkilerimizde bize aracılık ede- rek sosyal bağlarımızı düzenleyen dil,
hayatımızın her alanında varlığını hissettirir. Evde, okulda, sokak- ta, çarşıda, iş yerinde,
kısaca her yerde onunla beraber yaşarız. İnsan konuştuğu dili doğduğu günden itibaren
hazır bulur fakat dil, doğuştan bilinmez. Çocuk, ilk aylarda ağlamalar, taklitler ve birtakım
hareketlerle çevresindekilerle anlaşmaya çalışır. Zamanla, içinde yaşadığı toplumun dilini, yani
ana dilini öğrenir. Daha sonra kulağına gelen seslerin belli kavramlara, hare- ketlere, varlıklara
karşılık olduğunu anlamaya başlar.

Dil, insan benliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. İnsan, zekasının, insanda sınırı çizilemeyen duygu
ve düşün- ce yeteneğinin sonuçları, insanın kendi benliğinin dışı- na ancak dille aktarılabilir. Bu
bakımdan dil ile düşünce iç içe geçmiş durumdadır. İnsan dil ile düşünür.

Dilin gelişmesi düşünmeye, düşüncenin geliş- mesi de dile bağlıdır. Çeşitli medeniyetlerin meyda-
na getirilmesini sağlayan “düşünce”, gelişmesini dile borçludur.

Dil her şeyden önce sosyal ve ulusal bir varlıktır. Bireylerin ötesinde, bir ulusu ilgilendirir.
Bütün bir ulu- sun duygu ve düşünce hazinesi dille meydana getiri- lir. Bir ulusu ayakta tutan,
bireyleri birbirine bağlayan, sosyal hayatı düzenleyen ve devam ettiren, ulusal bilinci besleyen
bir unsur olarak dilin oynadığı rol çok büyüktür. Bağımsızlığın temeli ulusal bilinçtir. Ulusal
bilincin en kuvvetli kaynağı ise dildir.
UYARI:
Aynı dili konuşan insanlar “millet” denilen sosyal varlığın temelini oluştururlar. Dil, duygu ve
düşünceyi insana aktaran araç olduğu için insan topluluklarını bir yığın veya kitle olmaktan
kurtararak aralarında “duygu ve düşünce” birliği olan bir toplum yani “millet” haline getirir.
Dilini bilmediğimiz bir ülkede etrafımızda milyonlarca insan kaynaşsa da kendimizi yalnız hissederiz.

KÜLTÜR

Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen; zamanın ve ihtiyaçların doğurduğu, şuurlu tercihlerle manalı ve zengin bir sentez oluşturan; sistemli ve sistemsiz şekilde nesilden nesle aktarılan; bu suretle her insan- da mensubiyet duygusu, kimlik şuuru kazanılmasını sağlayan; insana çevreyi ve şartları değiştirme gücü veren; nesillerin yaşadıkları zamana ve geleceğe bakışları sırasında “geçmişe atıf” düşüncesini geliştiren inanışların, kabullenişlerin, yaşama şekillerinin bütününe kültür denir. İnsan her türlü birikimini dil aracılığıyla sonraki kuşaklara aktardığı için kültürün oluşumu da dil sayesindedir.

Dil ve Kültür İlişkisi

➪ Kültür, bir toplumun dil, din, düşünce, sanat, ya- şayış biçimi, gelenek ve göreneklerinin
bütünü- dür.
➪ Bir milletin dil ile ifade ettiği her şey kültürünü (tinsel tabakayı) oluşturur yani dil,
kültürün teme- lidir.
➪ Duygu ve düşünce ürünleri (her türlü sanat ese- ri, özellikle malzemesi ses ve söz olanlar) dili
oluşturur; bunlar kültürün unsurlarıdır (Destanlar, masallar, bilmeceler, ninniler, atasözleri,
halk hi- kayeleri).
➪ Kültürün önemli unsurlarından olan gelenek ve görenekler, insanların dili karşılıklı
kullanmasıyla oluşur.

➪ Dil kültürün aynasıdır. Bir milletin diline bakarak o milletin kültürü hakkında bilgi sahibi
olabiliriz. Örneğin “avam, budun, millet” gibi sözcüklerin varlığı ve çok kullanımı Türklerin
millet olmaya verdiği önemi, çadır, otağ gibi sözcüklerin varlığı ise göçebe hayatı yaşadıklarını
gösterir.

Dil ve Birey İlişkisi

➪ Birey, dil ile çevresindekilerle anlaşır.
➪ İnsanlar dış dünyayı dil ile yorumlar, dille algılar. “Bugün hava çok sıcakmış”, “Bana niçin öyle
sert baktı?” , “Aldığı kazak kırmızıydı.”
➪ İnsanlar dil aracılığıyla bilgi edinir.

➪ Dilini kullanarak kendini doğru ifade edebilen bi- rey, toplum içinde kendine bir yer edinir.

➪ Bireyin kendini bir topluma, bir ulusa ait hisset- mesi, aynı dili kullanmasına ve dil birikimine
bağ- lıdır.
➪ Birey dil ile kültürünü ve tarihini öğrenir.

➪ Dil, bireyin yetişme tarzının, kültürünün, eğitim seviyesinin bir göstergesidir.

➪ Her birey, bir sözcüğü cümle içinde farklı kulla- nabilir. Her birey, duygu ve düşüncelerini
farkı şekillerde ifade eder. Dildeki bu bireysellik, dili zenginleştirir.

Dilin Söyleyiş Farklılıkları

Dil karşımıza çeşitli söyleyişlerle çıkar. Bunun sebebi “gönderici-alıcı” ilişkisidir. Özü aynı
olan cümleyi alıcılar değiştikçe biz de farklı söyleriz.

Arkadaşımıza ➝ Aaa, ne güzel bir dergiymiş bu versene bir bakayım!

Ailemizden birine ➝ Elindeki dergiyi versene bakayım.

Kitapçıya ➝ Arka raftaki siyah kapalı dergiyi alabilir miyim? Teşekkürler.

Öğretmenimize ➝ Öğretmenim, elinizdeki dergiyi in- celememe izin verir misiniz?
Dilin Farklı Kullanımları

A. Bilimsel Metinlerde Dil
➦ Mendel, genetik çalışmaları sonucunda bir kro- mozomun üzerinde birden fazla gen bulunduğunu
değil,genlerin bağımsız dağılımını açıklamıştır.

➦ Enzimler, hücre dışında da çalışabilir.

➦ Bir cismi,bir nokta etrafında döndüren dik kuvve- tin etkisine moment denir.

➪ Verilen cümlelerde renkli gösterilen sözcükler bi- limsel alanla ilgili ( biyoloji, fizik) özel
ve belirli bir anlamı olan sözcüklerdir.Bu sözcüklere Türkçede “terim” denir. Bilimsel metinlerde
dil çoğunlukla terimsel anlamıyla kullanılır.

➪ Bilimsel metinlerde dilin kullanım amacı gönderge- seldir yani açıklama yapmak ve bilgi
vermektir.

➪ Bilimsel metinlerdeki dili anlayabilmek için belli eğitim seviyesine ve bilgi birikimine de sahip
ol- mak şarttır.

B. Günlük Hayatta Dil

➦ – Seda, ne zaman geliyorsun?
– İki saat sonra.

➦ Oo, saat epey geç olmuş, hemen yola çıkmalı- yım.

➦ Verdiğim ödevleri hâlâ yapmamışsın.

➪ Örnekleri incelediğimizde günlük ihtiyaçlarımızı karşılamada kullandığımız dilin doğal olduğunu
görürüz.

➪ Sözcükler, bu kullanımda çoğunlukla temel an- lamlarıyla karşımıza çıkar.

➪ Öykü, roman, tiyatro gibi edebiyat eserlerinin kaynağı da bu dildir.

➪ Mecaz anlamlı sözcükler, çoğunlukla atasözleri ve deyimlerde kullanılır.

➪ Günlük dilde aynı duygu ve düşünceler, farklı şa- hıslar tarafından farklı dile getirilebilir.
➦ Kitabı verir misin?

➦ Şu kitabı versene?

➦ Ver kardeş şu kitabı.
NOT:
Felsefi metinlerde ve edebiyatla ilgili metinlerde de dil farklı şekillerde kullanılabilir.
Felsefede belli anlamlar taşıyan sözcükler kavram olarak nitelen- dirildiği için dilin kullanım
amacı bilgi vermek ve düşünceleri dile getirmektir. Dolayısıyla felsefi me- tinleri anlayabilmek
için belli bir eğitim seviseyinde olmak gerekir.

Edebi metinlerde sözcüklerin bilinen anlamlarına farklı anlamlar kazandırılması söz konusudur.

Ben sana mecburum bilemezsin İçimi seninle ısıtıyorum
Bu mısralarda Attila İlhan içini sevgiliyle ısıttığını söylerken sözcüğe farklı anlamlar yüklemiş,
güneşi kastetmiştir. Bu da dilin edebi kullanımına bir örnektir.

Şimdi
utançtır tanelenen
sarışın çocukların başaklarında

Cemal Süreya, bu mısralarda imgelere başvur- muştur. İmge, sözcüklerin sanatçının hayal dünya-
sındaki yansıması olduğu için burada da dil edebi kullanımı örnektir.

Edebi metinlerde dilin kullanım amacı estetik duygu yaratmaktır. Edebi metinlerin kaynağı günlük
dildir. Bu dilde aynı duygu, farklı bireyler tarafından, farklı bir şekilde dile getirilir. Yani
aynı temayı farklı sanatçılar farklı yapılarda ele alabilir.

METİN

➪ Metin, belirli bir iletişim bağlamında, bir ya da bir- den çok kişi tarafından sözlü ya da yazılı
olarak üretilen anlamlı bir yapıdır.

➪ Metin çok farklı düzeylerde dille iletişimde bulun- mak amacıyla cümlelerden oluşan,
cümlelerle
oluşturulan anlatma ve anlaşma aracıdır.

➪ Metnin oluşumunda sesten paragrafa dil birimleri
kullanılır.

a. Dilsel bir sistemdir.
b. Bir iletişim aracıdır, okunmak amacıyla oluşturul- muştur.
c. Devingen ( hareketli) bir süreçtir.
d. Kendisini oluşturan ögelerin çok sıkı ve sağlam ilişkilerle birbirine bağlanarak örüldüğü
anlamlı bir bütündür.
e. Dil bilgisi ve anlam bilgisi olarak iki yönü vardır ve bunlar birbirinden ayrılamaz.
f. Bir yazının metin olmasını sağlayan kavramlar bağlaşıklık ve bağdaşıklıktır.

Bağlaşıklık

Metni oluşturan birimlerin dil bilgisi kurallarıyla birbirine bağlanmasına bağlaşıklık denir.
Örneğin cansız varlıkların çoğul özne olduğu durumlarda yük- lemin tekil olması bir dil bilgisi
kuralıdır. “Elbiselerim, elimdeki poşet yırtılınca çamura düştüler.” cümlesin- de bu kurala
uyulmadığı için bağlaşıklık sağlanama- mıştır.

Bağdaşıklık

Metni meydana getiren parçalar arasındaki an- lam ilişkisine bağdaşıklık denir. Örneğin “Ödev ve
görev sözcükleri arasında bir ayrıntı var.” cümlesinde ayrıntı sözcüğü bağlama uygun
kullanılmadığından bu cümlenin anlamıyla bağdaşık değildir. Burada bağdaşıklığı sağlayabilmek için
ayrıntı yerine ayrım kullanılması gerekir.

METİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

Metinler,
➦ Gerçeklikle ilişkileri
➦ Kullanılan anlatım türü
➦ Metnin içeriği
➦ Yazılış amacı
➦ Kullanılan anlatım tekniği
➦ Dilin kullanımı ve işlevi
➦ Biçimsel özellikler gibi yönlerden sınıflandırılır.
Bu açıdan metinler, sanat metinleri ve öğretici metinler olmak üzere işlevleri bakımından ikiye ayrılır:

METİN
A)Sanatsal Metinler             B)Öğretici Metinler

A. SANATSAL (EDEBİ) METİNLER
Genel Özellikleri

➦ Sanatsal metinlerde sezdirmek, çağrıştırmak, hissettirmek, bunların çerçevesinde düşündürmek ve bir güzellik ortaya koymak esastır.
➦ Dil ögelerine yan anlam değeri yüklenir, mecazlı ifadeler kullanılır. Böylece anlatıma çağrışım ve duygu değeri kazandırılarak okuyucunun yeni ve farklı anlamlar çıkarabilmesi sağlanır.
➦ Edebî metin sistemdir. Bu sistemin parçaları arasında çok yönlü bir ilişki vardır. Bu sistemin herhangi bir parçasıyla oynadığınız zaman sistem bozulur.
➦ Kurmaca olan eserler temelde insan için yazılan, sadece insanı çeşitli yönleriyle ele alan ve en önemlisi de bir başka benzeri olmayan eserlerdir.
➦ Kurmaca metinlerde okurun ilgisi somut anlam düzeyi ile soyut anlam düzeyi arasındaki ilişkiye yöneltilir. Kurmaca metinlerde metin ile gerçek arasındaki bağ, okuyucu ancak metnin soyut düzeyinden yola çıkarsa kurulabilir.

➦ Kişi, olay, zaman, mekân ögeleri gerçek yaşam- dan yola çıkılarak değerlendirilmez.
➦ Verilmek istenen ileti kanıtlanamaz, doğruluğu ya da yanlışlığı gösterilemez.

➦Günlük dilin söz değerlerinin anlam sınırı geniş- letilir, dil genellikle sanatsal (şiirsel) işlevde kullanılır.
➦Sanatçı öğretmeyi değil yaşatmayı amaçlar.

➦Üslup kaygısı güdülür.

➦İmgelere yer verilir.

➦Betimleme ve öyküleme gibi anlatım biçimleri kul- lanılır.

B. ÖĞRETİCİ METİNLER

➦Dilin herkesçe kullanılan anlamı yani gerçek anlamı kullanılır.

➦Metinlerdeki anlam birimleri, somut anlam düze- yinde gerçek yaşamda karşılıklarını bulur. Hayal gücünün payı yok gibidir.
➦Amaç bir bilgiyi, düşünceyi doğrudan okuyucuya aktarmaktır.
➦Dil göndergesel işlevde kullanılır. Dil, duygusal ve çağrışımsal bir özellik taşımaz.
➦Nesnel bir anlatım benimsenir. Metinde ileri sü- rülen düşüncenin doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılabilir.
➦Bilimsel nitelik taşıyanlarda terimler ağır basar.
➦Her metinde yazarın zihniyeti (bakış açısı) onu diğer yazarlardan ayırır. Olumlu, olumsuz, ağırbaşlı, alaycı, eleştirel, onaylamacı gibi bir bakış açısı kullanılabilir. Metnin zihniyeti ana düşüncede yer alır.

➦Öğretmek, açıklamak, bilgi vermek, göstermek ön plana çıkar.
➦Dil ögelerine yan anlam değeri yüklenmez, me- cazlı ifadeler kullanılmaz, okuyucunun yeni ve
farklı anlamlar çıkarabilmesi söz konusu değildir.
➦Açıklama, tartışma, betimleme, öyküleme gibi an- latım biçimlerinden yaralanır.
➦Tanımlama, örneklendirme, tanık gösterme, kar- şılaştırma gibi düşünceyi geliştirme yollarından
yararlanılır.
➦Üslup kaygısı güdülmez.

➦Kaynağını hayal dünyasından değil, gerçek dün- yadan alır.
➦Anlatım akıcı, duru, açık ve yalındır.
Sınıflama ve sınıflandırma, kavramlarının konu ve nesneleri tür ilişkisine göre sıralaması olarak
tanımlanır. Sınıflandırma öğrenmeyi, öğretmeyi, araştırmayı kolaylaştırmak için yapılır.

Canlıların çevrelerinde bulunan unsurların sınıf- landırılması, insanın yeryüzünde ortaya
çıkışından daha eskidir. Zira hayvanlar bile çevrelerinde bulu- nan objeleri; besinler, besin
olmayanlar, düşmanlar, rakipler, eşler vs. şeklinde bir gruplandırma yaparak tanır.
Sınıflandırmanın tarihi Eski Yunan’a kadar uzanır. Eski Yunan bilginlerinden Hippocrates (M.Ö.
460-377), ilk olarak hayvan türlerini saymıştır. Ancak sınıflandırmaya ait bilinen en eski çalışma
Yunan fi- lozof Aristoteles (M.Ö.354-291) tarafından yapılmış- tır. Aristoteles yapmış olduğu
sınıflandırmada “hava, kara ve su” gibi canlıların yaşam ortamlarını temel olarak almıştır.

Bilim adamları, canlı ve cansız varlıklar hakkında sistemli ve yeterli bir bilgiye sahip olmak ve
dolayısıy- la canlı ve cansız varlıklar hakkındaki karışıklığı gi- dermek için sınıflandırmaya
ihtiyaç duymuşlardır. İşte sınıflandırma yapılmamış olsaydı birçok canlı ile ilgili bilginin
gelecek kuşaklara aktarılması da söz konusu olmayabilirdi. Günümüzde bilimin her kolunda iler- leme
kaydedilmesinin nedeni, işte bu sınıflandırma yönteminin oldukça gelişmiş olması ve daha da geliş-
tirilmesine yoğun bir şekilde devam edilmesidir. Çün- kü sınıflandırılamayan şeyler anlamsızdır;
tanımlan- ması, değerlendirilmesi, yargılanması ve diğerlerine iletilmesi mümkün değildir. Bu
nedenle sınıflandırıla- mayan ve adlandırılamayan şeyler sosyal gerçekliği- mizin bir parçası
olmaz. Sınıflandırma ve adlandırma ‘şeyleri’ tanıdık hale sokar ve onlara anlam ve önem
kazandırır.

Sınıflandırmada dikkate alınacak belli başlı kurallar şu şekilde sıralanabilir:

a. Sınıfları ayıklamak ya da öbeklemek için, her adımda yalnızca tek bir ilke kullanılabilir.

b. Sınıflama ya da bölmenin adımlarında, hiçbir grup ya da sınıfın atlanmamış olmasına dikkat
edilmelidir.

c. Hiçbir ara adım unutulmamalıdır.

EDEBİYAT VE GERÇEKLİK

Edebiyatın merkezinde insan-doğa ilişkisi vardır. Ama bu ilişki dış dünya somut gerçekliğiyle
değil; sanatın, edebiyatın kendine has gerçekliğiyle dile getirilir. İşte, bu gerçeklik bir
kurmacadır. Bu kurmaca- yı oluşturan, bir anlamda dış dünyadan aldıklarıyla kendi düş ve düşünce
dünyasında dünyayı, yaşamı yeniden yaratan ve bunu da yazdığı yapıta aktararak somutlaştıran
edebiyatçı, yapıtın yazıldığı dönemin her türlü özelliğinden yani gerçeklerden yararlanabilir.
Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerinde bir konakta yaşanan olayların anlatıldığı
bir romanda o günlerin zevklerinden, aile yaşamından, giyim kuşamından, mimarisinden, insan
ilişkilerinden, kısaca o günün gerçeklerinden izler bulmak mümkün- dür. Halit Ziya’nın “Aşk-ı Memnu” adlı eseri bunun en belirgin kanıtıdır. Ama bu roman, bu yönüyle bir tarih ya da sosyoloji
kitabından çok farklıdır çünkü yazar tüm gerçekleri edebiyatın kendine özgü dünyasında yeniden
kotarmış ve ortaya bir edebiyat klasiği çıkarmayı bilmiştir.

Edebi metin, kendi gerçekliğini dile getirmede, geçmişin ve döneminin her türlü birikiminden yararlanma, onları malzeme olarak kullanma hakkına sahiptir çünkü sanatın gerçekliği tikel olanda tümeli ifade edecek bir güce ve imkâna sahiptir.

 

Lys Edebiyat 1 Edebiyat ve Sanat konusuyla ilgili online deneme sınavları aşağıdadır. Çözmek istediğiniz denemenin üstüne tıklamanız yeterlidir.

Lys Edebiyat 1 Edebiyat ve Sanat 1. Online Deneme Çöz

Lys Edebiyat 1 Edebiyat ve Sanat 2. Online Deneme Çöz

Etiketler:, , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.